13 Temmuz 2013 Cumartesi

Kök Düşünce

Çok erken yaşlarda ülke siyasetine alaka duymaya başladım. Kenan Evren yönetime el koyduğunda dört yaşıma geliyordum. Ancak olup biteni birçok ayrıntısıyla hatırlıyorum. Anarşinin ortalığı kasıp kavurduğu günlerde ortalıkta kurşunlar fink atıyordu.

 Bir keresinde sokakta ve apartmanın içinde yoğun bağrışmalar duymuştuk. Bir ara kalın sesli bir adamın “Yatın yere!” diye bağırmasıyla evdeki herkes yere yatmıştı. Bense, ancak evdekiler yatarken boylarına erişebilen boyumla, bir müddet bu normal insanların anormal davranışlarına hayret etmiş, daha sonra da onlar gibi yere yatmıştım.

 Bir gün annem ve babam süslenip püslenip sokağa çıktılar. Peşlerinden ben de gelmek istedim. Beni almadılar. Çok ısrar edince annem: “Oğlum sen eve git, bizi bekle. Biz anayasaya evet deyip geleceğiz!” demişti. Dayılarımın yaramazlık yaptığımız zaman bizi “Otur lan anarşist!” diye payladıkları yıllarda büyükbabamdan, Makaryos’un kafasındaki bez parçasının, boynuzları sayesinde yukarıda durduğunu öğrenmiştim. Emniyet birimlerince bombalı pankart asarken (bu da ne demekse...) tutuklanan ve kendilerinden ele geçirilen “değişik çap ve markalarda” silah ve mühimmatın, molotof kokteyli ve örgütsel dokümanın önünde “Victory” nin baş harfi olan zafer işaretini yapan adamlar da aslında şunu demek istiyorlardı: “Bizim de Makaryos gibi boynuzlarımız vardı, maalesef kırdılar!”

İlk olarak mantığıma yediremediğim şeylerden biri muhalefet olgusuydu. O günlerden bu günlere hiç değişmeden aynı saçmalığıyla gelen bu sisteme hiç alışamadım. Muhalefet partilerinin iktidardakiler ne yaparsa yapsın eleştiriyor olmasını hep yadırgadım. Hele de “muhalefet” kelimesinin zaten bu anlamda olduğunu öğrenince şaşkınlığım daha da arttı.

Bir insanın başbakan olmaya talip olması bana çok aşağılayıcı, küçük düşürücü bir şey gibi gelirdi. Bu yüzden belki de kültür ve ahlakımızda yer edinmiş olan ve benim sonradan öğrendiğim “göreve talip olmama” düsturunu tüm benliğimle mantıklı bulmam zor olmadı.

Beni garipsemeyin; ben o yaşlarda kadınların örgü örerken hep aynı hareketleri yaptıkları halde ortaya değişik desenler çıkmasına şahit olunca, bunun hayattaki mucizelerden biri olduğuna ve kadınlara verilen bir düşünce gücü sayesinde akıllarından geçirdikleri desenin örgülerine sihirli bir şekilde yansıdığına kanaat getirmiştim. Alengirli siyaset üçkağıdının şifrelerini o tarihlerde nasıl çözecektim?

 Büyüdükçe bütün şirin gösterilen kabukların içindeki çirkefin tüm boyutlarını görmeye, bilmeye ve maalesef kanıksamaya başladım.

Şimdi gözümüzün önünde büyük büyük laflarla arz-ı endam eden, takım elbiseli, ipek kravatlı amcaları zaman zaman büyük bir tiksintiyle izliyorum. Ne kadar alçalabiliyor insan değil mi? Sırf imam hatip liseleri mezunlarının Türkiye derecesi yapmaları ve iyi bölümleri okumalarını içine sindiremedikleri için bütün meslek liselileri yakmak pahasına da olsa katsayı rezaletini getirdikten sonra bunun mesleki eğitime harcanan paranın zayi olmaması adına yapıldığı yavesini uyduranlar, Kendisiyle aynı görüşte olanları kahraman, diğerlerini vatan haini ilan edenler, Dürüstlük vurgusu yaparak pohpohlayıp sahnelere sürdükleri aktörlerle, daha sonra kapalı kapılar ardında kafa kafaya verip üçkağıtçılık senaryoları hazırlayanlar, Vitrine sırf vitrin olsun diye koyulanlar ve onları vitrine koyanlar, Bir seçim döneminde can ciğer kuzu sarması olup, bir sonraki dönemde sırf benim adamımı aday göstermedin diye kanlı bıçaklı olanlar, Mevcut anayasanın ve siyasi partiler yasasının köhnemiş, partallaşmış yapısından kurtarılması gerektiğini bildikleri halde, koltuğum gider, itibarım sarsılır, başım belaya girer diye buna bir türlü yanaşmayanlar, ne kadar alçalıyorlar her geçen gün. Hiç aynaya da bakmıyorlar alçalışı gözlemek için... Oysa benim evimde senede bir boyumu işaretlediğim bir kapı kenarı vardı ve değişimi gözler önüne seriyordu..

 Ya biz? Biz de elbet o ilk günkü çocuk saflığından birçok şeyi feda ettik her geçen gün. Bizim de kriterlerimiz, emaneti ehline verme, doğru konuşma, açık olma, inandığını arızasız, dosdoğru söyleme hasletlerimiz birer birer bu çarklarda kemirildi. Siyaset arenasının benzerleri her mahallede, her resmi dairede, her kıraathanede, her sokakta yeniden, yeniden kuruluyor ve her defasında farklı gladyatörler aynı aşağılık kurallarla döğüşe dahil oluyor.

 Bazen ülkeleri çocuklar mı yönetse diye düşünmeden edemiyorum. Ya da çocuksu saflığın bir aşısı olsa ve ara ara insana zerk edilse fena mı? Kök hücre nakli yoluyla teoride ve biraz da pratikte kaydedilen mesafe sayesinde, eski canlılığını ve işlevselliğini kaybeden organların yenilenmesi mümkün olabilecekmiş ya... Bir de insanların çocuk düşünceleri böyle koruyucu fanuslarda saklanıp belirli aralıklarla kokuşmuş düşüncelerin yerini almak üzere aşılanmalı.. Hazır teoriyi kurmuşken ona bir de isim vereyim bari: “Kök düşünce nakli”.

Sonra içimde derin ve tok bir ses yükseldi ve irkildim. Şöyle diyordu ses: “O dediğin kök düşünce nakli şu anda da var ve başarıyla uygulanabiliyor. Operasyonu yapan cerrahın adı da Kur’an-ı Kerim.”