13 Temmuz 2013 Cumartesi

Ölümün Rengi

Türk dizilerinden birini izliyorum. Mezarlıkta bir kadın var. Üzerinde siyah bir takım elbise, başında siyah bir şapka, bir de yüzünü gölgelesin diye şapkanın üstünden sarkıtılmış siyah bir tül. Tülün altında parlayan siyah bir gözlük de manzarayı tamamlıyor.

Bu sahneyi ben de sizin gibi en az yüz defa gördüm. Önce yabancı yapımlarda, sonra da yerli yapımlarda. Bu bir mezarlık kostümü. Mağazalarda da muhtemelen bu adla sorsanız size aynından verirler. Folklorik bir temanın insanların iç dünyasında çağrıştırdığı renk, o folklorik temanın tüm unsurlarına tavır ve renk veriyor. Bu temaya verdiği renk ise siyah. Bütün ışıkları yutan ve kendisinden ışık gelmediği için siyah diye algıladığımız siyah.
 
Zengin ve görkemli bir yaşamdan sonra dünyadan ahrete intikal eden insanlar, çevrelerinde çok büyük bir volkan etkisi yapıyor. Özellikle kalanların içlerinde huzursuzluk ve şaşkınlık etkisi bırakıyor. Sembol hafızalarında kara delik gibi tüm saadetleri yutan bir imaj saklı ölüm için. Kafalarda yerleşen bu sembollerin dile getirilmesi de çoğu zaman mümkün olmuyor ve ancak davranışlara yansıyor. Suskunluğun içine kanaviçe gibi işlenen davranışlara...
 
İnsan, gücünün yettiğince büyük kaşanelerde yaşamak ister. Bunu ekonominin dar çerçevesi içinde, başarabilenler de nadirattandır. Kabrin darlığına inat geniş, kabrin soğukluğuna inat sıcak, kabrin karanlık ve dünyaya göre tekdüzeliğine inat aydınlık ve çok renkli hayatları insan, sahip olabildikleri ölçüsünde kendisine bir yaşam standardı yapmak ister.
 
Büyük laflar etmiş, büyük işler başarmış ya da büyük servetlere ev sahipliği etmiş insanların ölümlerinde bir seferberliktir ki yaşanır, durur. Çelenkler, top arabaları, alayiş, kortej, siyah elbiseli ve yüzünü saklayan yüzlerce insan ve ne söyleyeceğini bilememekten doğan suskunluk, görkemli bir merasimdir aslında.

Kalanlar, bir zamanlar kendileri gibi şöhret ve itibarın meyvelerini devşiren o insanın, bir daha onları yaşayamayacağına inanmak istemez, ona hala yaşıyor süsü vermek için olmadık işlere kalkışırlar. Mezarına dünyada iken sevdiği eşyaları serpmeden tutun da, mezarı heybetli bir kubbeyle gölgelemeye kadar, her hareket o eski lüksün devam ediyor olduğunu düşündürmeye yöneliktir.
 
Kültürünü sünger gibi içimize çektiğimiz vahşi batıda hezeyan namına ne varsa alıyoruz dizilerimize. Uğursuzluktan bahsediyoruz mesela. Vahşi batının uğursuz şeyler konusunda ihtisası vardır. Ayın on üçünün cumaya gelmesi, önünden kara kedi geçmesi, merdiven altından geçmek, ayna kırmak vs. Kültürlerinin köşe taşı olan katedrallerinin sivri kulelerinin kanattığı ruhlarıyla halihazırda neye dokunsalar kan bulaştıran bu güruhu galiba bir süre daha örnek almaya devam edeceğiz.
 
Halbuki bizim insanlığımızda cenazelere renkli kıyafetlerle gidilir. Yüzümüzü kara gözlüklerin, tüllerin arkasına saklamayız. Başsağlığı dilerken birbirimizin gözlerinin içine bakarız. Bize göre ölüm kapkara bir gerçek olmak şöyle dursun, yer yer getirdikleriyle bizi heyecanlandıran çok renkli ve boyutlu bir kavramdır. Biz ölümü “tadılacak” bir lezzet olarak görürüz. Ölümü “yaşamak” isteriz.
 

Ölümden sonra bedenden ziyade ruhun konforunu düşündüğümüz için, cevizden yapılmış, cilalı, mobilya kıvamında, yastıklarla döşenmiş taht gibi tabutlara, baloya gider gibi takım elbiseyle girmeyiz. Toprakla bedenlerimiz eski iki “sadık” dost gibi kavuşur, bütünleşir.
 

Ölüm bize göre başa gelebilecek en acı şey değildir. Bu yüzden de her menfaatimize dokunanı ölümle cezalandırmaya kalkmayız. Dünyayı kana bulamayız. Biz mazlumun ahını almaktan korkarız ölüm yerine...