13 Temmuz 2013 Cumartesi

Yazabilmek

Yazabilmek, her ne kadar yazının bulunuşu ile başlıyor denilse de herhalde bu, yazılı tarihin bindiği dalı kesen bir iddiası olsa gerek. Öyle bir tarih ki kendini yazıya borçlu. Yazının getirdiklerinden sonra kendine mecra bulmuş bir tarih.

Ancak düşünce tarihi ilk insanın dünyaya ayak bastığı andan itibaren başlıyor ve bunda fikir ayrılığı yok. Yazabilmek de yolu düşünebilmekten geçen bir mevki şüphesiz.
 
İnanışımız Hazret-i Adem’in işlerinin birtakım suhuf ile düzene koyulduğundan bahsediyor ki, yazabilmenin tarihini biraz daha geriye atmamızın gereğini bizlere fısıldıyor.
 
Yazabilmek aynı müzik kulağı gibi doğuştan gelen bir hassedir. Düşünmek, sonra bunu ifade edebilecek bir dil aşinalığına sahip olmak, bunun ilk şartı. Nice insanlar tanırım ki çok güzel düşünür ve düşüncelerini hayata tatbik ettikçe insanlar onlarla tanış olur. Ancak sözle ifadeden yoksundurlar ve bu gibi kişileri ancak fiilleriyle anlamak mümkün olur.
 
Anadolu tasavvuf kültürünün yerleşik birçok deyişine kaynaklık eden meşhur Tebrizli Şems, rivayet odur ki talebeliği döneminde böyle bir tutukluk yaşamıştır. Anlatılanlara göre Şems’in bir tekke arkadaşı vardır ve her daim gördüğü halleri, ruh hissedişlerini şiir halinde kaleme alıp şeyhine okumaktadır. Yaşadıklarını ifade etmedeki bu büyük mahareti Şems’i yer yer kıskandırmış ve içten içe üzülmesine neden olmuştur. O ateşli fıtratın kendi ruh potasında erittiği düşünceleri hiç ifade bulamamakta, içte kopan fırtınalar dışarı bir yağmur damlası akıtamamaktadır. Günlerden bir gün bu tutkusunu Rabbine yakarışında dile getirir. Der ki: “Ya Rabbi! Bana öyle bir dost ver ki, hislerim sözlere dökülsün. İçimin ilhamlarını onunla insanlara aktarabileyim.” Bu öyle bir tutkudur ki, hazrete bunun karşılığında adak olarak canını sunduracaktır.
 
Şems, Celaleddin-i Rûmî ile karşılaştığında muradına ermiş, adadığı canı da vakti gelince kendisinden alınmıştır. Gösterimlerde hep Şems’i dolu dolu konuşturan ve ona büyük büyük sözler söyleten yönetmen ve senaristlere ben bu yukarıdaki sebeple katılmıyorum. Zira Şems, şairane manada laubali hatta bir ölçüde derbeder bir insandı. Mevlana’nın etrafındaki insanlarda derin endişelere sebep olan yönü de esasen buydu. O, hali ile kendini ifade ederken, o vericiden sinyalleri doğru olarak alan Mevlana dışında onu idrak ve takdir eden de çıkmadı.
 
Kur’an, bedevisinden aristokratına kadar sözün ustaları arasında inzal olunmaya başladığında, onu duyan herkes mest oluyordu. Yer yer haberdar oldukları hadiselere de değiniyordu Kur’an. Ancak öyle bir belagat ve cezalet vardı ki yapısında, insanlar hayretten donakalıyordu. Hazret-i Resul’e (s.a.v.) sihirbaz denmesinin de ilk nedeni buydu. İnsan kelamı olamayacak bir derinlik sergiliyordu, dünya yaftasıyla ümmi denilen insan.
 
Kur’an öyle bir ortama indi ki, panayırlarında şairler için altın yaldızlı, atlas işlemeli kürsüler kuruluyordu. Bir sene öncesinden bir şairi dinlemek için yoğun hazırlıklar başlıyordu. İşte şair Lebid, bunların en meşhuruydu. Cahiliye döneminin söz sultanı Lebid, İslam ile müşerref olduktan yıllar sonra, halife olan Hazret-i Ömer tarafından yazılmış bir mektup aldı. O Ömer ki, hiç düşünmeden ve duraklamadan irticalen bin beyit şiir okuyabilen bir insandı. Mektupta mealen şair Lebid’in cahiliye döneminde söylediği şiirlerden hayranlıkla bahsediliyor ve “ne olur bize yine eski yıllardaki gibi güzel şeyler yazıp gönderseniz de içimizi ferahlatsanız” deniliyordu. Şair Lebid’in cevabı gecikmedi: “Ben o oyuncakları bırakalı çok oldu. Sözün aslı varken böyle çerez kabilinden şeyler yazmak içimden gelmiyor. Şu anda da önümde Bakara Sure-i Celilesi var. Onu mütalaa ediyorum!” diyordu.
 
İslam’ın gelişiyle arap şiiri büyük bir düşüşe geçti ve bir daha eski ihtişamına ulaşamadı. Çünkü “söz sultanının yanında atılan taş baş yarar” dı.
 
Bu sebeple aslında bütün yazdıklarımız içimizin kırık dökük ilhamlarından başka ne olabilir ki. Biz hakikatlerin gölgesinin gölgesinde dolaşmayı çoktan şeref kabul etmişizdir. Ne var ki sözlerimiz o inci mercan hakikatlere ayinedarlık yaptıkça parlıyorsa parlıyordur...