13 Temmuz 2013 Cumartesi

Zararlı Harfler

Gün geçtikçe yeni gündemlerle, yeni meslek gruplarıyla karşılaşıyoruz. Yakın zamana kadar, özel güvenlik, temizlik şirketi, yemek dağıtım şirketi gibi kavramlar bize yabancı iken yavaş yavaş hayatımızın içine kadar sokuldular birer birer. Her şeyi özelleştirelim, hizmetler daha güzel yürüsün diyerek her hizmeti bu özel kuruluşlara gördürür olduk.

 Artık gittiğimiz her yerde karşılaştığımız ve çoğu gençlerden olan bu şirketlerde bizim tarafımızda olan olumlu şeyler, karşı tarafta da yaşanıyor mu acaba?

 Bu insanlar bu özel şirketlere de torpille giriyorlar. Birbirlerini yiyorlar. Artık torpil memleketimizin bir nevi ekonomik lokomotifi durumunda. Herhangi birinin tevessülüyle bir işe girmek adiyattan sayılıyor.

 Patron diyeceğimiz şirket sahipleri de kendilerini şu kod kelimeleriyle tanıtıyorlar: “Aşiret”, “Ağa”, “Mafya”. Bazısı utanç vermesi gereken bu lafların çoğu günümüzde övünç vesilesi durumunda. Eskiden “biz şerefliyiz”, “biz cömertiz” diye övünülürken şimdi “biz mafyayız”, “biz uyanığız” diye övünülüyor. Ne diyelim, ahir zamanın şartlarını sinema filmi izletir gibi insanlara haber veren Hazret-i Peygamber (a.s.m) olmasaydı aslında çok şaşılacak bir durumdu. Ne var ki bunların olacağına işaret buyurmuş da kıyametin yaklaşması nedeniyle çok şaşırmıyoruz.

 Her neyse, konumuza dönelim... Bu işlere torpille giren insanlar girişte bir sözleşme imzalıyorlar. Sözleşme işverenin hakkını korumaya yönelik bir şey. Bu sözleşmede, işten çıkarıldığında tazminat istemeyeceğine, çağrıldığı her zaman emre amade olacağına dair imzaları var. Ayrıca imzalanmamış şeyler de bu civanlara yaptırılıyor. Mesai saati dışında dışarıda ekstra işlere koşulmak bunların en sıradanı. Ayrıca maaşları on günden az rötar yapmıyor. Garip adlar altında ödenekleri kesiliyor. Yol ve yemek paralarına el konuluyor. Bunca kesintiyi yapan insanlar benim gözümde muhakkak yardıma muhtaç olmalı. Bunların “ağa”lığı falan yok bence. Bunlara sadaka vermeli...

 Her ne kadar feodaliteyi benimsemesek de, biz millet olarak eski ve köhnemiş sistemleri kullanırken dahi bir adalet arayışı içinde olmuşuzdur. Bizde “Ağa” tabiri, içi dolu bir tabirdir. “Ağalık vermekle olur!” özdeyişi bizim vazgeçilmezimizdir. Toplum tarihimizde ağanın oradan buradan çalması çok ayıp ve şanına gölge düşürecek, itibarını sarsacak bir hatadır. Nitekim ağalar böyle şeylere tenezzül de etmezlerdi.

 Başların ayak, ayakların baş olduğu bu dönemde kendilerini “aşiret” ve “ağa diye tanıtanların bu muazzam tamahkarlığı tiksinti veriyor.

İşin daha acı olanı ise, bu asgari ücretli kölelerle zaman zaman yaptığım sohbetlerde bu durumu mecburen benimsediklerini görmüş olmam. Zira “ağa” sının altındaki arabaların listesini okuyor bana eleman. “Adamların kolu nah şuralara uzanıyor” diyor bana lafı ballandırarak.

 Bu iğrenç tabloyu bir kenara bırakarak size saadet asrından bir güzel tablo göstereyim:

 Abdurrahman bin Avf (r.a.), Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde zengin bir insandı. Ne var ki bütün taşınmazları Mekke’de kaldığı için meteliksiz bir insan olarak Medine’ye ulaştı. Allah Resulü (s.a.v.) hicret edenlerle ensar arasında birebir eşleştirme yapmıştı. Abdurrahman bin Avf, kendisine yar-ı vefadar olarak tayin edilen Sa’d ile misafir edileceği eve geldiğinde Sa’d, servetinin yarısını, hatta hanımlarından da birini ona vermeyi teklif etti. Abdurrahman bin Avf ise bu civanmert teklifi kibarca reddetti: “Servetin ve hanımların sana mübarek olsun kardeşim, bana yalnızca çarşının yolunu göster!” dedi. O gün için Medine Yahudilerinin elinde olan piyasaya beş parasız bir şekilde giren Abdurrahman, deve alıp satmakla işe başladı. Yalnız develeri ipiyle alıyor, aldığı fiyata ipsiz satıyordu. Sonra da ipini parayla satıyordu. Bu minimum kar anlayışı daha sonra Yahudilere de örnek olacak, benzeri uygulamaları onlar da yapacaktır.

 Abdurrahman bin Avf, piyasada en ucuz deve satan kişi olduğu için bir anda çok aşırı bir sürüm elde etti ve sadece iplerle bir servet yaptı. Bir gün Resulullah (s.a.v.) mescitteki bir gruba şöyle diyecekti: “Abdurrahman’ı gördüm. Cennet’e gidiyordu. Fakat sürünerek...” Nedenini sordular: “Çünkü çok zengin!”

Bu söz Abdurrahman’a ulaştığında perişan oldu. Huzura vardı ve servetinin tamamını İslam için vermek istediğini söyledi. Kabul edilmedi, “Olmaz, çoktur!” denildi. Yarısını vermek istedi, yine “Olmaz, çoktur!” denildi. Üçte birini vereyim dediğinde ise Resulullah (s.a.v) “Bu da çoktur, ama olur!” buyurdu. Zekatın kırkta birlik alt sınırını bildirirken alimler bu hadisten yola çıkarak üçte biri de üst sınır sayarlar.

 O devasa serveti elde ettiği gibi kolaylıkla da vermesini biliyordu. Onda cennete sürünerek bile gitmek büyük buhran etkisi yapıyordu. Ama servet konusundaki azmi, asla hırsa dönüşmüyordu.

 Adamın biri bir gün akıl hastanesine bir vesileyle ziyarette bulundu. Delilerden birine sordu: “Ne zamandır burdasın?” Deli cevap verdi: “Yıllardır buradayım, bilmiyorum. Aslında deli de değilim, bir kere düştüm kurtulamıyorum.” dedi. Sonra da ekledi: “Doktorlara mazarratlı harfleri soruyorum. Söyleyemiyorlar. Ben de söyleyince beni urganla bağlıyorlar!”

Gün görmüş adam karşısındakinin deli olduğuna hükmetti: “Hiç mazarratlı (zararlı) harf olur mu be adam? Neymiş bu mazarratlı harfler?” dedi.

 Deli söyledi: “Mazarratlı harfler üçtür: Tı, Mim ve Ayn. Tı Mim Ayn harfleri “Tama’” (açgözlülük, doymazlık) kelimesinin harfleridir. Kim tamahkar olursa bunun cezasını çeker.”

Adam delinin sözlerine güldü gitti. İşini bitirip çıkarken deli yanına geldi: “Beyefendi sen iyi bir adama benziyorsun. Ben bu tımarhaneye düşerken bir kese sarı altınım vardı. Şu direğin tepesine sakladım. Bana onlar burada yaramaz. Buradan çıkabileceğim de yok. Gel onları sana vereyim de bir işin görülsün” dedi. Adam bu teklife çok sevindi: “Olur da direğe nasıl çıkacağım?” Deli cevapladı: “Benim omzuma bas, tırman!” dedi. Adam denileni yaptı. Tırmandı. Tam yukarı tırmanırken deli çekildi ve adam kıç üstü yere düştü. Sızlanıp dururken deli lafı yapıştırdı: “Behey aptal adam. Sana tamah adamı sersem eder, başına bela olur demedim mi? Delide para ne gezer, hadi var diyelim, direğin tepesine para saklanır mı? Çek bakalım şimdi tamahkarlığının cezasını!” dedi.

 Tamah ile başı dönmüş patronlarımız, “alnının teri kurumadan işçinin hakkını vermek” düsturunu unutmuş, belki hiç duymamış gözüküyor. Olsun, onların ömür boyu kazanacağı toplam meteliği Abdurrahman bin Avf def’aten (bir defada) sadaka olarak veriyordu!