24 Aralık 2015 Perşembe

Kaynağın Yokluğu da Çokluğu da Ayrı Bela

Kaynağın Yokluğu


Çocukluk yıllarımda, dört kardeşin en küçüğü olmam nedeniyle mahalledeki diğer evlere nazaran oldukça hatırı sayılır bir kütüphanemiz vardı. O zamanlar öğrenciler, ortaokul döneminden başlamak üzere her dersten dönem ödevi hazırlamak zorundaydı. İntihal kontrol eden (plagiarism check) web sayfaları ya da Google Amca diye bir şey olmadığı için o dönemlerde herkes dönem ödevlerini varsa evlerindeki ansiklopedilerden, yoksa da komşu evlerindeki ansiklopedilerden satır satır yazmak suretiyle yapardı. Bu anlamda evimiz komşu çocuklarının ilgi odağıydı diyebilirim. 

Öksüz ve yetim kalıp abilerinin baskılarıyla okulu orta ikiden terk eden rahmetli babam ve babasının okutmaması nedeniyle ilkokulu birincilikle bitirdikten sonra okuyamayan annem de evimizdeki kütüphaneyi kıt kanaat gelirlerine rağmen doldurma konusunda çok katkıda bulundular. Rahmetli babam, Ankara'da dolmuş şoförlüğü yapardı. Gençliğinde mesai yerine yakın olması sebebiyle Hacı Bayram Camii çevresindeki kitapevlerini sürekli dolaşır, içine dışına bakıp bazı kitapları beğenir alırmış. Bu da kütüphanemizi besleyen şeylerdendi. 

Daha ilk çocukluk yıllarımda, kütüphanemizde üzerine süt döktüğüm, Arif Nihat Asya'nın, "Onlar Bu Dilden Anlar" kitabını, içindeki resimlere sakal, bıyık, göz yaptığım Osmanlı Sultanları kitabını. Enver Paşa'ya konuşma balonu yapıp, resimde göğsünde neden haç olduğu konusunda izahat yaptırdığım İnkılap Tarihi kitabını, Tercüman'ın iki ciltlik Osmanlı Tarihi, 3 Ciltlik Genel Kültür Ansiklopedisini, Spor ve Teknoloji, Hatta Yemek Tarifleri Ansiklopedisini de hangi sayfasında hangi resim olduğunu bilecek kadar elden geçirmiştim. Türkiye Gazetesi'nin kupon biriktirerek aldığımız Rehber Ansiklopedisi'ni ise her ay sonunda geldiğinde ilk defa açan bendim. Türkiye Çocuk dergisini de yine kıt kanaat gelirimize rağmen bir iki sene boyunca her hafta aldım. Bu dergiler, dayımın oğlu tarafından gasp ve imha edilinceye kadar da ilkokul çantamın içinde hafta sırasına konulmuş olarak dururdu. 

Ziya Abi'nin ödünç verdiği Ahmet Şahin imzalı Peygamberler Tarihi kitabını 10 günde bitirip, bitti diye ağlamışlığım vardır. 

Sanki evde hiç kitap yokmuş gibi, yine de her başkasının evine gittiğimde o evlerin kütüphanesi varsa hemen önünde biten bendim. Zaten evlerin kütüphanesi olurdu ve o da salonda olurdu. Televizyon dolabının sağında solunda o kitaplara rastlamak mümkündü. En nefret ettiğim şey de kapaklı dolaplardı. Çünkü onları açmak için izin istemek gerekirdi ve ben bunu yapamazdım. Gerçi bazen evin ablası (genelde abla olurdu) "Bak burada da kitaplar var.." deyip de kapakları açtığı zaman o da ayrı bir hazine hüviyetine bürünürdü. Hele bir de o kitaplıklı kanepeler vardı ki, o ne güzel buluştu öyle! Tek yapman gereken oturduğun yerden şöyle kendini bir kırk beş derece yan çevirmek; anında kitaplarla başbaşasın. O da ne kelime; burun burunasın!

İşte 80'li yılların moda Kütüphaneli Kanepesi..
Sıkça ev taşımaya başlayan neslimiz için
ayak bağı mesabesinde kalınca, diğer pek çok şey gibi
 o da tarihe karıştı..
Kaynak: hobicigeldihanim.com
O zamanlar çocuk olduğum için zaten misafir oturmalarında odak noktası değildim ve oturma müddetince evin kitaplığından kendime kitap beğenir ve okurdum. Hiç umulmadık evlerde hiç umulmadık kitaplara rastlamak mümkündü. Bir köy oturmasında İbn Hacib'in Kâfiye'sine yada bir Âdâb-ı Muaşeret kitabına rastlanabilirdi. Nadiren de olsa okunacak kitap bulunmayan evler olurdu. O zaman da eğer varsa gazete, kâğıt kalem ya da olmadı, telefon rehberi filan bulup meşgul olurdum.

Birisinin evimizden kitap götürmesine tahammül edemediğimden olacak, başkalarının evlerinden de kitap isteyemezdim. Bir de o kitapları orada, eve götürmeden okumanın tatlı bir zevki vardı. Yani bir sonraki oturmada okumak üzere kitaptan ayrılıyordunuz ve tadı damağınızda kalıyordu. Bu bağlamda Halamlardaki Yazıcızade Ahmet Bican'ın "Envârü'l-Âşıkîn" kitabı, eniştemdeki Elmalılı Hamdi Yazır'ın "Hak Dini Kuran Dili" tefsiri ile "Sahîh-i Buhari", Ablamlardaki Marifetname ile teyzemlerdeki Tahirü'l-Mevlevi'ye ait enfes "Şerh-i Mesnevi" bunlara örnekti. 

Arapça öğrenmeye üniversite yıllarında başladığımda hocam "Durus Kitabı deyiver" diyerek beni Arapça Kitapevi'ne yollamıştı. Gittiğimde elime sarı şamua kağıdına fotokopi olarak basılı sarı ciltli olarak üç cilt kitap verdiler. Arapça namına tek kaynağım buydu. Ne ders notları, ne alıştırma soruları, ne Fatih Dersiamlarından falanca hocanın online video dersleri, ne İLİTAM'ın dersleri, ne Kanada Toronto'daki dersler, ne de Tekelleme Yetekellemu hocanın dersleri, bunların hiçbiri yoktu. Hoca anlatmazsa bir arpa boyu ilerleyemeyeceğin tek bir kitabın vardı ve onun da yazıları silik silikti. O kitabı kaybettim hâlâ arıyorum ve o cildi gözümün önünde, hatırladıkça gözlerim yaşarıyor, burnumun direkleri sızlıyor. 

Kaynağın Çokluğu


Bugüne geldiğimizde, her şeyin online CRACK'i ile birlikte, bir PDF hali, bir videosu var. Her şeyi nasıl yapacağınızı öğreten kaynaklar var. Eskiden bir yörede kravat nasıl bağlanıyorsa, herkes o stilde bağlardı. Şimdi online olarak dünyanın sayılı Adab-ı Muaşeret hocaları half-windsor ve double-windsor kravat bağlama yöntemleriyle Anadolu'nun en ücra köşesindeki ortaokul öğrencisine nasıl kravat bağlanacağını öğretiyor. 

Marifetname okumak için eskiden Ablamlara gitmesi gereken ben, bugün küçücük bir flaş belleğin içine beşer belleğinin alamayacağı kadar çok bilgiyi sığdırabiliyorum. 

Eskiden kütüphanelerde tozlanan ve kimsenin okumadığı kitapların yerini, şimdi flaş belleklerde tozlanan ciltlerce kitap aldı. 

Arapça öğrenmeye bir kişi A kitabıyla başlıyor, sonra B'ye sonra C'ye... Ardından Z'ye kadar çok çeşitli kitaplar ve online derslerle devam ediyor. Ama hep başlıyor. Ortalamak bile fırsat olmuyor çoğu zaman. 

Kişisel olarak açık parantez bırakmayı sevmeyen bir insanım. Eğer bir işe başladıysam onu şöyle ya da böyle bir şekilde bitirmeliyim. Bu benim hayat prensibim oldu. Elektrik-Elektronik Mühendisliği eğitimini 11 yılda bitirdim, ama bitirdim. Sebeplerine girmeyeceğim, başka bir yazıda anlatırım. 

Bu nedenle elden ele dolaşan ve bir nevi şan göstergesi olarak, emek hırsızlığı filan hiçe sayılarak dağıtılan ve tam istifade edilmeden kıyıda köşede yer işgal eden ciltlerce dokümanın acı akıbeti beni derinden üzüyor. 

İnsan psikolojisi, bir kitabı, okumasa bile her an elinin altında tutmayı rahatlatıcı buluyor. "Şu 100 saatlik dersi flaşıma atarak işe başlayalım bakalım, arkası gelir..." Arkası gelmiyor. Hele de "Kardeşim Ahmet, sana Arapça ve İslami ilimler arşivimi atayım..." dendiğinde onlar oraya bir yere atılıyor. 

Kaynak bolluğu içinde yüzüyor ve kaynağa nüfuz edemiyoruz. Babamın, annemin ablalarımın ve ağabeyimin okuduğu aynı mushafla ben de Kuran'a geçtim. Biraz büyükçe bir mushaftı ve elden ele dolaşmaktan cildi dağıldığı için 3 kere ciltlendi. Şimdi evlerimizde sayısız mushaf var, gül kokulusundan, bilgisayar hatlısına kadar... Çoğu yıllarca durup bir hatim görmüyor. 

Bilgisayar ekranlarından PDF'lerden okuduğumuz kitaplarla aslında kitap değil, tabela okuyoruz ve üstüne gözyaşı damlamadığı için midir nedir, tabelalardan aldığımız feyiz kadar feyiz alıyoruz. 

Bu söylediğim teknoloji düşmanlığı değil, aksine bu kaynakların bolluğundan da şikayetçi değilim. Ben çok hazırcı ve emekten kaçan bu anlayışın halen devam ettiğini vurgulamak istiyorum. Hasan Abi'nin arşivlediği ve lütfedip ağa kesesinden mal bağışlar gibi müslüman kardeşleriyle paylaştığı yüzlerce ciltlik kitap, program ve videonun, bazı insanların gecelerini ve gündüzlerini, gözlerinin ferini aldığını, buna mukabil emeksiz lütufların, lütufsuz emeklerle taçlandığını anlatmaya çalışıyorum.