4 Aralık 2015 Cuma

Vâhid ve Ehad Arasındaki Fark Nedir? (واحد - أحد)


Vâhid ve Ehad kelimeleri arasındaki anlam karmaşası, herhalde Ehad kelimesinin hiç alışılmadık bir şekilde Kur'an-ı Kerîm'de İhlas Suresi'nin başında geçmesi ile başlamıştır.  Bu kelimeler ile ilgili düşünce yoğunlaşması, ulemânın bu iki kelime üzerinde çokça mesai harcamasına neden olmuştur. Bu konuda ulemânın her biri ayrı zekâ ve firaset örneği açıklamalarına değinmeyeceğim. Merak edenler, Elmalılı Hamdi Yazır'ın (rahimehu'llâh) Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde İhlas Suresi bahsinde ulemanın görüşlerine dair geniş bir yelpazede bilgiye rastlayabilirler. 

Ehad kelimesi de köken olarak Vahd/Vahade'den gelmektedir. Vâhid, ism-i fâ'il, ehad ise sıfat-ı müşebbehedir denilmiştir.  Ancak Kur'ân-ı Kerim'de Ehad ismi Allah'a yalnızca bir kere, o da İhlas Suresi'nin başında isnad edilmiş (İhlas Suresi'nin sonundaki Ehad da Allah değildir, Allah dışındaki tüm varlıklar, yani mahluklardır.), Vâhid ifadesi ise 19 kez Allah'a isnâd edilmiştir. 

Arap Lugatı'nda Vâhid ve Ehad kelimelerinin kullanımına İhlas Suresi istisnası dışında bakıldığında şu özellikler göze çarpar: 

* Ehad kelimesi özellikle olumsuz cümlelerde kullanılır. Vâhid kelimesi de münhasıran olumlu cümlelerde yer alır:

ليس احد موجودا في المسجد dediğimizde mescidde kimsenin olmadığını anlarız. Yani mescid boştur.
ليس واحد موجودا في المسجد dediğimizde ise mescidde bir kişi olmadığını anlarız. Hiçkimse de olmayabilir, birden fazla kişi de olabilir. Ancak bir kişi yoktur. Yani ehad ifadesinin dışlayıcı, kapsamdan çıkarıcı hususiyeti burada görünüyor. Bunu aklımızda tutalım. 

* Ehad kelimesinin olumlu bir cümlede kullanılmasına, Ehad kelimesinin muzâf olduğu durumlarda rastlarız: 

أحد الطلاب deyince ehad ifadesi öğrencilere muzâf olmuştur. Bu durumda ifade "öğrencilerden biri" demektir. Bir grup öğrenciden birini kastederek kullanılınca bu ifade, birden zihin gözümüz bütün öğrencileri dışlayarak bu Biri'ne yönelir. Yani Ehad ile o bir tek öğrenciyi diğerlerinden ayırmış oluruz. İstersek bu kelimeyi zamire de izâfe edebiliriz, mesela أحدهم desek "Onlardan biri" olacaktır ki yine bir ayrıştırma söz konusudur. Bu nedenle gayrımüslim, özellikle de  Hıristiyan Arap dilbilimciler bu hususu kendilerine göre yontarak, ayetteki Ehad'ın, kendisinden sonra gelen ve ne olduğu bilindiği için hazfedilmiş (yani atılmış) bir muzâfun ileyh'ten dolayı bu formda geldiğini hep söyleyegelmişlerdir. Buradan yola çıkarak, hâşâ, "Allah onlardan birisidir." anlamını yüklemiş, onlarla kastın da diğer ilahlar olduğunu söylemişlerdir. Sonraki ayetler başta olmak üzere bütün ayet ve hadisler bu hususa ihtimal dahi vermeyecek kadar açıktır. 

Kur'ân-ı Kerim'de her bir sûrede, her bir ayette, belki de bütün Kur'ânı içine alan nüveler bulunur. Bakara Suresi gibi uzun surelerde tahkiye edilen hususlar dahi kelimece daha az olan Kurân metinlerinde icmalen, işareten, remzen bulunabilir. Kısa surelerin bu açıdan anlamca yoğun sureler olduğunu söyleyebiliriz. İhlas Suresi de böyle anlamca yoğun, anlamak için üzerinde belki de daha çok kafa yorulması gereken sûrelerden biri. Kelimenin özellikle İhlas Suresi'nin başındaki anlamını kavramamızda, hem İhlas Suresi'nin devamındaki ayetler hem de Kur'an-ı Kerim'deki birçok ayet bize yardımcı olur. Ayrıca Nebevî Hadisler de bu kapsamda aksine ihtimal verilmeyecek derecede sarih bir şekilde aynı manayı terennüm ederler.

Sûrenin esbâb-ı nuzulüne (yani iniş sebebine) bakıldığında, çok ihtilaf vardır. Sûrenin Mekke'de indiğine dair de, Medine'de indiğine dair de çok rivayet vardır. Hususan iman meseleleri ile ilgili ayetlerin genelde Mekke'de inmiş olması, Mekkî görüşünü kuvvetlendirse de, bütün rivayetlere bütüncül bir nazarla bakıldığında, en azından bende, Medine'de nazil olduğuna dair görüş baskın çıkmaktadır. Hususan "de ki.." diye başlayan ayetler, bir suale ya da yoruma cevap olmak üzere gelmiş kabul edilir. Yorumun ya da sorunun ne olduğuna dair yine ihtilaf vardır. Bazı rivayetlere göre neseb, soy kütüğü saymaya çok hevesli olan ve birbirlerini tanıtırken mutlaka bu soy ağacı üzerinden tanıtan Arap müşrikler, edepsizce bir tavır takınarak, hâşâ, "Allah'ın nesebi"ni sormuşlardır. Sure bu sual üzerine nazil olmuştur. Allah'ın "doğurmamış ve doğurulmamış" olduğu ifadesi de bu nedenle ayette yer almaktadır.

Medine'de nazil olduğuna vurgu yapan rivayetlerde de Hıristiyan ya da Yahudiler'den bir grubun bu soruyu sorduğu söylenir ki, bu cemaatlerle hususan Medine döneminde daha çok diyalog gerçekleşmiştir. Rivayetlerin bazılarında ise bazı Yahudi alimlerinin bu soruyu sorduğu vardır ki Abdullah b. Selam da bunlardan biridir. Doğrusunu Allahü Te'âlâ bilir. Allah'a oğul isnad eden Hıristiyanlar ve Yahudilere de hitaben gelmiş olabilir.

Ne şekilde inmiş olursa olsun Sûre, insanların zihninde var olan Allah tasavvurunu tadil maksadı taşımaktadır. Ehad ifadesini barındıran ilk ayet, zihinlerde var olan bütün yaratıcı tasavvurlarını silecek, yerine gerçek Allah tasavvurunu yerleştirecek bir çarpıcılıkta nazil olmuştur. Sınırlı olan insan zihninin hayalden geçirdiği hiçbir şey Allah'ın zâtı değildir. Zira muhât olan muhît olanı ihâta edemez. İhata edilmeyen bir şeyin de künhüne erilemez. Marifet diye ortaya konulan şey de bir ölçüde zaten "anlayamacağını anlamak"tır.

Kur'ân-ı Kerim'in genel üslubundaki harikuladeliği gören ve standart bir metne benzerliği olmayan ve insanı gerçekten hayretlere düşüren üslubunu görmüş olan biri bu ayetleri yadırgamayacaktır. Âl-i İmran suresinin hemen başında bahsi geçen "kalplerinde eğrilik olanlar" müstesnâ... Onlara da telakkilerini düzeltmeleri için sonraki ayetler imdad etmektedir.

Ulemâmız genelde buradaki gramer zorluğunu insanlara tanıtma ve gramer üzerinden gitme yolundan ziyade, diğer ayet ve hadislerin ışığında ne anlaşılması gerekiyorsa ayete o ma'nâları vermişlerdir.

Bu hususta çok sınırlı ilmimle söyleyeceklerim bu kadar. Böyle derin bir meselede sözlerimin hatâdan vâreste olmaları düşünülemez.

Allah'ım sen kendini nasıl biliyorsan öylesin. Kendini nasıl senâ ediyorsan öylesin. Bizim bilmelerimiz bilmek değil, kusurlarımızı bağışla, âmin!