2 Mart 2016 Çarşamba

Küresel Bir Yumuşak Güç Değerlendirmesi

Küresel güç, Batı'dan Doğu'ya ve devletlerden devlet-dışı organizasyonlara doğru kayıyor. Fırsat ve tehditler  artık sınırların içinde kalmıyor. Bu kafası karışık, karmaşık ve çok kutuplu dünyada, askeri güç kullanmanın sınırları daha da belirgin hale geliyor. Yumuşak güç (ilgi çekme ve ikna kullanımı) da akademik makalelerin dışına çıkıp, gazetelerin ön sayfalarında ve politik liderlerin konuşmalarında yer bulmaya başlıyor. 

Ancak bir şeyin çok kullanılması iyi anlaşıldığı anlamına gelmiyor. Zira yumuşak güç, askeri gücün dışındaki her şey gibi anlaşıldığından, sanki askeri gücün etik bir alternatifi gibi görülüyor. Yumuşak güç de hem iyi hem de kötü amaçlar için kullanılabilir halbuki. Hitler, Stalin ve Mao gibi liderler bunun birçok numunesini verdiler. Yumuşak güç, sert realizm ve idealizm arasında bir seçim değil, istenen sonuçları elde etmede kullanılabilecek bir diğer güç formu. 

İsim yeni de olsa yumuşak gücün tarihi insanlık kadar eski. Lao-tsu'nun "Lider, insanlar ona itaat ettiğinde değil, liderin halk gözünde varla yok arası olduğunda en ideal halini alır" sözünde de bu manayı görebiliriz. Amerika'nın Jazz diplomasisi ve II. dünya savaşı sonrası uygulamaya konulan Marshall Planı da sevilmenin gücünü gösteren tarihi vakalar. 

Yumuşak gücün dış politikada önemli rol oynayabileceğini kabul edenler de onun zorluklarını hafife alıyorlar. Yumuşak güç, ekonomik ya da askeri güçten daha güzel, daha risksiz görünse de çoğunlukla daha zor kullanılır, kolay kaybedilir ve yeniden elde edilmesi çok maliyet tutar bir güç. 

Yumuşak gücün başarısı kredibiliteye dayanır. Hükümetler manipülatif olur ve bilgiyi propaganda malzemesi olarak kullanırlarsa kredibilite hasar görür. En iyi propaganda, propaganda yapmamaktır. 

Yumuşak gücün sınırlarının da farkında olmalıyız. Her güç türünün kendince sınırları vardır. Dış politika hedefleri, demokrasi, insan hakları ve özgürlük eksenindeyse, yumuşak güç, askeri gücün önüne geçer. 


Dijitalleşen Dünya Ağları:

Dünyada iki büyük trend baş gösteriyor. Küresel düzeyde genişleyen networkler ve dijital devrim. 

Küresel olayları ikili diplomasiden ve hiyerarşilerden çıkarıp çok daha karmaşık ağlara çeviren üç önemli etken var: İlki ülkeler arasında gücün hızlı difüzyonu. Bu yüzyılda gücün Batı'dan doğuya doğru kaydığı görülüyor. Soğuk savaş sonrası ABD hegemonyası, geldiği gibi gidiyor. İkincisi: Geleneksel güç hiyerarşileri de erozyona uğruyor. Küresel dünyada ulus devlet kavramı etkinliğini yitirdi. Güç Batı'dan doğuya kaymakla kalmıyor, devletlerden de sivil toplum örgütlerine, çok uluslu organizasyonlara, kuruluşlara hatta bireylere kayıyor. 

Dönüşümün üçüncü ajanı da dünya nüfusunun kitlesel şehirlileşmesi. Son yıllarda tarihsel bir dönüm noktasına ulaşıldı ve şehirlerde yaşayan nüfus çoğunluğu elde etmeyi başardı. Bu trend hızlanarak devam edecek. Bunun da bilginin paylaşımı, teknolojinin yayılımı fikir ve yeniliklerin dolaşımı, siyasi hareketlerin gelişimi gibi etkileri olacak. Şehrin yükselişi, ulus devletin de düşüşü anlamına geliyor. 

Dünya gün geçtikçe daha çok "online" oluyor. Dünyada günümüzde 3 milyar internet kullanıcısı var. Dünya nüfusunun neredeyse yarısı... 2016 yılında sadece G-20 ülkelerinde internet ekonomisinin hacmi 4.2 trilyon doları geçecek. Günlük hayat her gün daha dijital bir hal alıyor. Şu an 2 milyardan fazla sosyal medya hesabı kullanımda. 

Devletler de online iletişime geçmiş durumda. Facebook ve Twitter'a bakılınca, lideri ya da dışişleri bakanı Facebook kullanan devlet sayısı 155. 190'dan fazla devletin Twitter'da varlık gösterdiği görülüyor. 4000'den fazla büyükelçi-konsolos da sosyal medya kullanıcısı. 

Bilişimin gelişimi ile birlikte hayatımıza giren akıllı telefonlar bilginin paylaşılma tarzını değiştirdi. Daha çok bilgi sahibi ve aktivist bir kamuoyu var artık. Bunun etkilerini Arap Baharı'nda, Wikileaks'te, #Occupy hareketinde ve #BringBackOurGirls hareketlerinde gördük. Bu gelişmeler, bireyi tarihte hiç olmadığı kadar güçlendirdi. 

Bildiğiniz gibi propaganda öldü. Artık devletler ve avaneleri, halklarına bir mesaj, dünya kamuoyuna bir başka mesaj veremiyorlar. Öte yandan ülkelerin mesajlarını sadece liderleri değil, medyaları, baskı grupları ve bireyler de taşıyor. Bunlar arasındaki farklılıklar daha çok farkedilir oldu. Küresel toplumlar artık daha bilgili, daha akıllı, daha bağlantılı ve propaganda gördükleri zaman eskisi kadar yutmuyorlar. 

Ne var ki hükümetler de propagandanın başına gelen bu felaketten kurtulmak için "trol orduları" kurmaya başladılar. Böylece sahte sosyal medya hesapları üzerinden dijital platformlardaki tartışmaları şekillendirme çabasına giriştiler. 

Yumuşak Gücün Artan Önemi:

Yukarıda bahsi geçen değişikliklerden sonra, etkin bir dış politika yürütme işi oldukça karmaşık bir yapı aldı. Uluslar arası ilişkiler hızla değişen bir labirent gibi oldu. Ancak hala devletlerin sonuç almaları muhtemel ve kullanacakları enstrümanların da başında yumuşak güç enstrümanları geliyor. Ulusallıktan uluslararasılığa evrilen dünya kamuoyunu istenilen amaca yönlendirmenin daha etkin bir yolunu bulmak da zor doğrusu. Dünyadaki iletişim ağlarını mobilize eden ve güdüleyebilen devletler dış politikalarında başarılı olacaklar. 


Tüm bu gelişmelerin yanısıra henüz netlik kazanmamış ve hızla gelişen bir alan da siber güvenlik alanı. Siber güvenlik ve elektronik savaş konusunda dünyanın ana güçleri ortak bir tavır almak zorunda bugün. Evrensel kabul görecek bir kurallar manzumesinin oluşturulması bir gereklilik. ABD'nin Personel Yönetim sisteminin hacklenmesi ve 4 milyon federal çalışanın bilgilerinin ele geçirilmesi olayı Amerika'nın "Siber Pearl Harbor"u olarak isimlendirildi. Her geçen gün daha ciddi bir hal alan bu tehditle başa çıkmak için liderlik ve işbirliği şart. Küresel bir farkındalık ve fikir birliği oluşturulması için de yumuşak gücün devreye sokulması gerekiyor. 

Çin'in Güney Çin Denizi üzerinde uyanık bir şekilde gerçekleştirmeye çalıştığı denizi tamamen bir Çin denizi haline getirme idealine karşı Japonya, Filipinler, Malezya, Tayvan, Vietnam ve Brunei gibi ülkelerin tek tek mücadele etmeleri hiçbir anlam ifade etmiyor. Ortak akılla ve tüm paydaşların bir araya gelerek alacakları tavır önemli. Çoğu durumda artık iki taraflı bir çatışma alanı gibi görülen tüm sorunların geniş çapta ülkelerini ve güçlerin katılımıyla çözülmeye çalışılması, çözümü kalıcı kılmanın tek yolu gibi görünüyor. 

Devletlerin güvenlik ve savunma ekseninde yürüttükleri mücadelelerin çok geniş bir çapta karşılıklı kazanma eksenine çekilmesi gerekiyor. 

Joseph Nye tarafından ortaya atılan teoriye göre bir ülkenin Yumuşak Güç'ün getireceği avantajları kazanım haline getirmesi için beş adım var: Bu adımların birincisi hedef ya da hedefleri etkileyecek kaynakların belirlenmesi. Birçok devlet daha bu aşamada yenilgiye uğruyor. Ancak yumuşak gücün zor ölçülür olması nedeniyle bunu anlaşılabilir bulmak gerek. Yumuşak gücü ölçümlemede uluslararası anketlerin önemi büyük. BBC World Service'in Ülke Derecelendirme Anketi, Anholt-GFK Roper Ulusal Marka Endeksi gibi çalışmalar hep bu amaca hizmet ediyor ve ulusların çekicilik ya da cazibelerini ortaya koyuyor. Her ne kadar bu çalışmaların temel amacı, yumuşak güç ölçümü olmasa da oldukça faydalı veriler içeriyor. Yumuşak Güç kavramını puanlamaya tabi tutan hemen ilk çalışmanın 2010 yılında yayınlanan IfG-Monocle Soft Power Index olduğu söylenebilir. Bu çalışma ile ülkelerin sahip olduğu yumuşak güç kaynaklarını, ülkelerin bu kaynakları "Dış Politik Etki" ye dönüştürme potansiyelleri açısından incelemek mümkün oluyor. Yumuşak gücü sayısal verilere dönüştürmek suretiyle ölçülebilirlik sağlayan bir zemin de oluşturmuş oluyor. Her ne kadar faydası aşikar ise de çalışmanın ölçtüğü şey sadece algılar. Bir milletin nihai yumuşak gücünü oluşturan gerçek kaynak, değer ve eylemleri ölçemiyor. 

McClory 2015 Dünya'daki En Büyük 30 ülke arasında yapılan objektif
ve subjektif araştırmalar sonucunda elde ettiği yumuşak güç endeksi.
Endekste Türkiye 28. sırada yer alıyor. 
Nye'in tanımlamasına göre yumuşak gücün üç kaynağı var: kültür, politik değerler ve dış politika. Yumuşak güç çerçevesinden ele alınacak olursa kültürü "bir toplum için anlam üreten pratikler bütünü" diye tanımlamak mümkün. Edebiyat, görsel sanatlar, tiyatro gibi yüksek kültür değerlerinin yanısıra, televizyon, sinema ve pop müzik gibi büyük kitleleri hedefleyen ürünler de kültürün parçaları olarak değerlendiriliyor.  Politik değerler, kanunlar, ülkeyi düzenleyen kurum ve kuruluşlar ve bunların teamülleri de o ülke hakkındaki küresel algıyı güçlü bir şekilde etkiliyor. Devlet kurumları, şeffaflık, adalet, eşitlik gibi kavramlar, elbette doğal olarak içeride dış kamuoyundan daha büyük etki yapıyor. Dış politikası ile de ülkeler dışarıda iyi ya da kötü şeklinde özetlenecek bir algısal duruş gösteriyor. 

Tüm bu objektif ve subjektif kriterler kullanılarak üretilen veriler ışığında meydana getirilen McClory 30 Uluslar Arası Yumuşak Güç Endeksinin 2015 verileri şekilde görülüyor. İngiltere'nin listede ilk sırada yer alması sürpriz değil. Zira dünyanın tüm coğrafyalarında etkin bir etki alanı bulunuyor. BBC 
World Service,  Foreign and Commonwealth Office, ve Department for International Development yanısıra British Council gibi organizasyonları ve dünyaya mal olmuş üniversite eğitim sistemiyle zihinlerde büyük bir etki  oluşturuyor. İngiltere'nin ilhama dayalı sanat, film, müzik, mimari, tasarım ve moda dünyasına katkıları da bu algının altını çiziyor. İngiltere Premier Ligi ve Rolls Royce, Burberry ve British Airways gibi markaları da İngiltere algısını güçlendiren değerler. Ayrıca ingiltere'nin oldukça güçlü bir sivil toplumu var. Amnesty International, Oxfam ya da Save the Children gibi organizasyonlar İngiltere kaynaklı olan ve onu güçlü kılan yapılardan yalnızca birkaçı. İngiltere dünyanın her yerinde at koşturan bir ülke olması nedeniyle de dünyayı diğer birçok ülkeden daha iyi tanıyor ve dünya değerlerinden yeni sentezler oluşturmak konusunda da hepsinden daha mahir görünüyor. G-7'den tutun, BM Güvenlik Konseyi'ne, AB'ye dünyanın bütün önemli organizasyonlarında sandalyesi, oy hakkı veya veto hakkı bulunuyor. 

Almanya'nın ikinci sırada gelmesinde, Avrupa Birliği içindeki tartışmasız ağırlığının yanısıra, nüfusuyla hiç de orantılı olmayan devasa üst düzey kaliteli ürün ihracatının büyük payı var. Almanya'nın uluslararası ilişkilerde doğruyu yapacağı konusunda çok güçlü bir algı olduğunu da söylemek gerekiyor. Kültür alanında Berlin'in bölünmüş başkent imajından çıkıp bir sanat ve kültür merkezi haline gelmesinin büyük etkisi oldu. Görece dil dezavantajına rağmen Alman kültürü halan küresel bir çekiciliğe sahip. Dünya kültürüne yön veren, bilim, felsefe ve spor başarıları da Almanya'yı üst lige taşıyor. 

ABD'nin üçüncü sırada gelmesi birçok araştırmacı ve yorumcuya ilginç gelebilir. Amerika'nın yumuşak gücü birçok bileşeniyle elbette rakipsiz. Uluslararası öğrencilerin uğrak yeri olma konusunda dünyada birinci Amerika. Ancak  Amerika'yı geriye çeken etken, onun dış politikası. 

Sonuçlarda daha yakından bakmayı gerekli kılacak ilginçlikler de yok değil. Mesela İrlanda ve Yeni Zelanda'nın görece küçük ülkeler olmalarına karşın karneleri oldukça iyi. Bu sonuca İngiltere'nin gölgesinde ulaştıklarını söylemek mümkün. 

Güney Kore, son 30 yılda yaptığı kültürel atakların, ürettiği K-Pop, Samsung, LG gibi küresel markaların meyvesini, Japonya ile birlikte ilk 20'ye giren tek Asya ülkesi olmakla almış görünüyor. 

Önümüzdeki yıllarda takip edilmesi ilginç olabilecek bir diğer ülke de Brezilya. Güney Amerika'nın en büyük yüzölçümüne sahip ülkesi Brezilya, yumuşak güç kaynakları açısından da bölgesinin lideri. 2014 Dünya Kupası'na ev sahipliği yapan Brezilya, 2016 Rio olimpiyatlarına da ev sahipliği yapacak. Ancak PetroBras skandalıyla da kendini gösteren yolsuzluk, eşitsizlik gibi konular Brezilya'ya ayak bağı olmaya devam ediyor. 

En büyük sürprizi ise araştırmada Çin yapıyor. Listeyi sonuncu olarak tamamlıyor. Çin, hele de son yıllarda yumuşak gücünü artırmak için yığınla para döküyor. Yüzlerce Konfüçyüs Enstitüsü ve Xinhua haber ajansı gibi kuruluşlara on milyarlarca dolar harcadı. Birçok yardım ve kalkınma projesine imza attı. Bütün ülkeler tanıtım faaliyetlerinde kısıntıya giderken Çin, kesenin ağzını açtı. Çalışma yatırımın yeterli getiri vermediğini ortaya koyuyor. Bu Çin'in yumuşak gücünün zayıf olduğunu tabii göstermez. 2008 Beijing olimpiyatları Çin için önemli bir atlama tahtası oldu. 2010 Shanghai fuarı da Çin'in küresel bir marka olmasına büyük hizmet etti. Ama Nobel Barış Ödülü sahibi aktivist Liu Xiaobo'yu hapse tıkması, sanatçı Ai Weiwei'yi tutuklatması, azınlık hakları konusundaki vurdumduymazlığı ve insanlık tarihinde görülmüş en yaygın sansür programı nedeniyle bütün bu çabalar sonuçsuz kaldı. 

Askeri güç olarak dünyada 8. sırada yer alan Türkiye'nin, yumuşak güç konusunda alması gereken oldukça fazla yol olduğu görünüyor. Askeri güçle birlikte yumuşak gücü de yeteri kadar gelişmiş olmayınca uluslar arası arenada masaya yumruk vurmak, vurulan yumruğun ses getirmesi de maalesef mümkün olmuyor. Hepimizin gönlünde bir Türkiye sevdası var ve bu çok doğal. Bazen bu sevda kendimizi dev aynasında görme ya da olduğundan büyük bir güç ve değer atfetme sonucunu doğurabiliyor. Böyle zamanlarda uluslar arası camiada yapılmış bu gibi objektif ve bilimsel çalışmalar, şapkamızı önümüze koydurmalıdır. 

Cumhuriyetin daha ilk yıllarından başlamak üzere bu tarz endekslerde üst sıralara tırmanmak için yapılan uyanıkça oyunlara da son vermelidir. Örneğin, üniversite mezunu birey sayısının çokluğu endekste bizi yukarı çekiyor diye, her köşe başına niteliksiz üniversiteler kurmak, parayla master diploması dağıtmak bunlardandır. 

Doğruluk ve kalite, objektiflik ile öz algısında dev aynalarından kurtulmak ile ve "Bizi aldatan bizden değildir." hadisi ışığında, ülkemizi daha yukarılara taşımalıyız.