26 Ocak 2016 Salı

Hilal Gerçekten İslam'ın Sembolü mü?

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ
Sana, hilalleri sorarlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hacc için belirlenmiş vakitlerdir." 
Bakara - 189
İslam dininin zaman düzenlemesi ay takvimine göre belirlenmiştir. Göğe bakıp anlam çıkarmak, geleceğe dair yorumlara varmak, kâhinlik, büyücülük, müneccimlik yapmak için değil, zamanlarını ayarlamak için müminler ayı kullanmışlardır. Hilal'in ya da Ay'ın bunun dışında İslam dîni için bir önemi yoktur. 


Peki Hilal, bu özelliği ile bile bakılsa, İslam'ın sembolü müdür? Bu konuda o kadar yaygın bir anlayış var ki, "Tabii ki İslam'ın sembolüdür.." dediğinizi duyar gibiyim. O zaman biraz geçmişe gidip konuyu biraz irdeleyelim. 
M.Ö. 2200 yılına ait Sümer-Ur-Nammu mezarında
Ay tanrısı Sin'i sembolize eden hilal  ve ortasında
yıldız görülüyor. 

Günümüzde İslam'la o denli özdeşleşmiş ki bu sembol, İslam'ın sembolü olarak uluslararası da bir kabul görmüş. Birçok Müslüman ülkenin bayraklarına kadar özellikle hilal ve bazen yıldız girmiş. Kızıl Haç teşkilatının karşısında da Kızılay'ı görüyoruz. Hristiyanların sembol olarak kullandıkları Haç ile, yahudilerin sembol olarak kullandıkları altı köşeli Davud yıldızının yanına İslam için de Hilal konulmuş ve konulmakta. Bugün camilerin minare ve kubbelerinde de bu şekli yaygın olarak görmek mümkün. 

Hilal neyi sembolize ediyor ya da ne anlama geliyor? İslam inancının geçerli bir sembolü mü değil mi? Aslında Hilal ve Yıldız sembolleri İslam'dan binlerce yıl öncesinde de dünya ve insanlık tarafından bilinen ve kullanılan semboller. O kadar ki, bu sembolleri ilk kimin kullandığı oldukça büyük bir muamma. Orta Asya ve Sibirya toplumlarında Güneş Ay ve Gök kavramlarına tapınma geleneğinin olduğu biliniyor. Kartaca tanrıçası Tanıt ve Yunan tanrıçası Diana'nın da Hilal ve Yıldız ile sembolize edildiği bilinen bir gerçek. Bu ulaşılmaz varlıkların insanların ötel inanışlarında büyük payları olduğu yadsınamaz. Hz. İbrahim'in En'am suresi 74-82. ayetlerinde geçen tefekkürünün dillendirilmesinde de insan psikolojisinin bu varlıklara anlam yükleme konusunda meyilli olduğunu müşahade ediyoruz. 
Roma İmparatoru Hadrianus (M.S. 76-138) tarafından
bastırılan ay-yıldızlı para

Bizans şehri (daha sonra Konstantinapol ve daha sonra da İstanbul) de sembol olarak Hilal'i tercih edenler arasında. Bazı tarihçilere göre bu sembolü Bizanslılar Tanrıça Diana adına seçmişler. Bazılarına göre ise Romalıların Gotları ay takviminin birinci gününde yenmesinin bir anısı olarak Hilal seçiliyor. Durum her ne olursa olsun, Hilal'in şehrin bayrağına konulması milattan önceye dayanıyor. 

İlk dönem İslam toplumlarının aslında bir sembolü bulunmuyor. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in hayat-ı seniyyelerinde İslam orduları ve kervanları yalnızca tanınma amaçlı düz renkli bayraklar kullanıyorlar. Bu bayraklar genelde düz siyah, yeşil ya da beyaz renkte oluyor. Daha sonraki nesillerde de bu düz renk uygulaması uzun süre devam edegeliyor. 

Türk Ortodoks Patrikhanesinin sembolü
Aslına bakılırsa Osmanlı Devleti Hilal ve Yıldız'ı  kullanıncaya kadar bunları İslam sembolü olarak gören de yok. Fatih, 1453 yılında İstanbul'u fethettiğinde, şehrin sembolünü benimsiyor. Bir efsaneye göre Osmanlı devleti'nin kurucusu Osman Gazi, rüyasında hilalin dünyayı bir uçtan öbür uca kapladığını görüyor. Bunu güzel bir alamet olarak alıp, hanedanının sembolü haline getirmiş. Fatih ona bir yıldız ilave etme yeniliğini göstermiş. Günümüzde kullandığımız güzel Türk Bayrağı'mızın kan kırmızısı arka planı ise ta Orhan Gazi dönemine dayanıyor. 
Portekiz-Sintra şehrinin amblemi
Yıldızın beş köşeli olmasının ise sanıldığı gibi İslam'ın beş şartı ile uzaktan yakından ilgisi yok. Zira yıldızın köşeleri Osmanlı tarihi boyunca ve hala İslam dünyasında hep değişkenlik gösteriyor. 
Polonya- Leliwa hanedanı bayrağı
Osmanlı Devletinin yüzyıllar boyunca İslam dünyasına liderlik yapmış olması ve Hıristiyan dünyasıyla kıyasıya savaşmış olması nedeniyle, bu sembollerin zamanla İslam'ın ve inanışının sembolü şeklinde algılanmış olması aslında yadırganacak bir durum değil. 
Bugün Ay-yıldızı bayrak ve amblemlerinde benimseyen sayısız devlet ve şehir var. Bunların birçoğu da Müslüman, ancak sanırım hilali İslam simgesi olarak saymaya ve göstermeye, "Sizin haç ve Davud yıldızınız varsa, bizim de hilalimiz var" demeye yetecek bir durum değil bu. 

Ben şahsen bayrağımızı çok seviyor ve estetik buluyorum. Dünyanın birçok yerinden tanıdığım insanlar da bizim bayrağımızı oldukça karizmatik buluyor. Ancak ikonografik dinler gibi bir din değil İslam ve bu tür sembollere muhtaç değil. 

24 Aralık 2015 Perşembe

Ders videolarınızı bilgisayarıma indirebilir miyim?

Cevap: Bu soru bana en sık sorulan ikinci soru olduğu için böyle bir blog yazısıyla cevaplamak istedim. Ders videolarını bilgisayarınıza indirmenize, hele de dağıtmanıza zinhar rızam YOKTUR. Zaten YouTube da size böyle bir hak vermiyor. Bunun nedenleri şöyle sıralanabilir:

1. Videolarda bazı yanlış bölümler de oluyor ve talebelerin uyarılarıyla geçmişe dönük olarak bu yanlışlıklar gideriliyor. Bilgisayarınıza indirdiğinizde bu yanlışlıklar düzeltilmemiş oluyor.

2. Her videomuz yeni videolar ve eklentiler ile daha çok anlam ifade ediyor. İndirmekle mevcut derslerin sonraki derslerle bağlantısını kesmiş oluyorsunuz. 

3. Videoları indirip, elden ele dolaştırmayı, kopyalayıp başkalarına dağıtmayı bir marifet, bir kahramanlık gibi düşünen kişiler yüzünden, 1. ve 2. maddedeki sıkıntılar katlanarak arttığı gibi, bazıları da aldıkları bu videoları, sanki telif hakkını da almış gibi başka kaynaklarda kendi adlarına yayınlayarak bunun üstüne tuz biber ekmiş oluyorlar. Ayrıca insanlar o yayınların altında sorular soruyor ve cevap alamıyorlar. 

4. Size sunulan bu ücretsiz hizmetlerin devamı için kuruş kuruş gelen reklam gelirlerinin önüne geçmiş oluyorsunuz. 

Bununla birlikte EĞER;

Geçici olarak, diyelim bir iki haftalığına, internet olmayan bir yere gidecekseniz, ve orada eğer indirmezseniz dersi dinlemenize imkân olmayacaksa, veya internete tamamen yabancı bir tanıdığınız böyle dersleri bir tıklamayla izleyebilecekse, yani ZARURET doğmuşsa buna geçici olarak müsaademiz olur. Bu da asıl maksadımız olan İLMİN yayılması içindir. 

Bunun dışında bu hassasiyetimize hassasiyet göstereceğinizi umuyoruz. 

Kaynağın Yokluğu da Çokluğu da Ayrı Bela

Kaynağın Yokluğu


Çocukluk yıllarımda, dört kardeşin en küçüğü olmam nedeniyle mahalledeki diğer evlere nazaran oldukça hatırı sayılır bir kütüphanemiz vardı. O zamanlar öğrenciler, ortaokul döneminden başlamak üzere her dersten dönem ödevi hazırlamak zorundaydı. İntihal kontrol eden (plagiarism check) web sayfaları ya da Google Amca diye bir şey olmadığı için o dönemlerde herkes dönem ödevlerini varsa evlerindeki ansiklopedilerden, yoksa da komşu evlerindeki ansiklopedilerden satır satır yazmak suretiyle yapardı. Bu anlamda evimiz komşu çocuklarının ilgi odağıydı diyebilirim. 

Öksüz ve yetim kalıp abilerinin baskılarıyla okulu orta ikiden terk eden rahmetli babam ve babasının okutmaması nedeniyle ilkokulu birincilikle bitirdikten sonra okuyamayan annem de evimizdeki kütüphaneyi kıt kanaat gelirlerine rağmen doldurma konusunda çok katkıda bulundular. Rahmetli babam, Ankara'da dolmuş şoförlüğü yapardı. Gençliğinde mesai yerine yakın olması sebebiyle Hacı Bayram Camii çevresindeki kitapevlerini sürekli dolaşır, içine dışına bakıp bazı kitapları beğenir alırmış. Bu da kütüphanemizi besleyen şeylerdendi. 

Daha ilk çocukluk yıllarımda, kütüphanemizde üzerine süt döktüğüm, Arif Nihat Asya'nın, "Onlar Bu Dilden Anlar" kitabını, içindeki resimlere sakal, bıyık, göz yaptığım Osmanlı Sultanları kitabını. Enver Paşa'ya konuşma balonu yapıp, resimde göğsünde neden haç olduğu konusunda izahat yaptırdığım İnkılap Tarihi kitabını, Tercüman'ın iki ciltlik Osmanlı Tarihi, 3 Ciltlik Genel Kültür Ansiklopedisini, Spor ve Teknoloji, Hatta Yemek Tarifleri Ansiklopedisini de hangi sayfasında hangi resim olduğunu bilecek kadar elden geçirmiştim. Türkiye Gazetesi'nin kupon biriktirerek aldığımız Rehber Ansiklopedisi'ni ise her ay sonunda geldiğinde ilk defa açan bendim. Türkiye Çocuk dergisini de yine kıt kanaat gelirimize rağmen bir iki sene boyunca her hafta aldım. Bu dergiler, dayımın oğlu tarafından gasp ve imha edilinceye kadar da ilkokul çantamın içinde hafta sırasına konulmuş olarak dururdu. 

Ziya Abi'nin ödünç verdiği Ahmet Şahin imzalı Peygamberler Tarihi kitabını 10 günde bitirip, bitti diye ağlamışlığım vardır. 

Sanki evde hiç kitap yokmuş gibi, yine de her başkasının evine gittiğimde o evlerin kütüphanesi varsa hemen önünde biten bendim. Zaten evlerin kütüphanesi olurdu ve o da salonda olurdu. Televizyon dolabının sağında solunda o kitaplara rastlamak mümkündü. En nefret ettiğim şey de kapaklı dolaplardı. Çünkü onları açmak için izin istemek gerekirdi ve ben bunu yapamazdım. Gerçi bazen evin ablası (genelde abla olurdu) "Bak burada da kitaplar var.." deyip de kapakları açtığı zaman o da ayrı bir hazine hüviyetine bürünürdü. Hele bir de o kitaplıklı kanepeler vardı ki, o ne güzel buluştu öyle! Tek yapman gereken oturduğun yerden şöyle kendini bir kırk beş derece yan çevirmek; anında kitaplarla başbaşasın. O da ne kelime; burun burunasın!

İşte 80'li yılların moda Kütüphaneli Kanepesi..
Sıkça ev taşımaya başlayan neslimiz için
ayak bağı mesabesinde kalınca, diğer pek çok şey gibi
 o da tarihe karıştı..
Kaynak: hobicigeldihanim.com
O zamanlar çocuk olduğum için zaten misafir oturmalarında odak noktası değildim ve oturma müddetince evin kitaplığından kendime kitap beğenir ve okurdum. Hiç umulmadık evlerde hiç umulmadık kitaplara rastlamak mümkündü. Bir köy oturmasında İbn Hacib'in Kâfiye'sine yada bir Âdâb-ı Muaşeret kitabına rastlanabilirdi. Nadiren de olsa okunacak kitap bulunmayan evler olurdu. O zaman da eğer varsa gazete, kâğıt kalem ya da olmadı, telefon rehberi filan bulup meşgul olurdum.

Birisinin evimizden kitap götürmesine tahammül edemediğimden olacak, başkalarının evlerinden de kitap isteyemezdim. Bir de o kitapları orada, eve götürmeden okumanın tatlı bir zevki vardı. Yani bir sonraki oturmada okumak üzere kitaptan ayrılıyordunuz ve tadı damağınızda kalıyordu. Bu bağlamda Halamlardaki Yazıcızade Ahmet Bican'ın "Envârü'l-Âşıkîn" kitabı, eniştemdeki Elmalılı Hamdi Yazır'ın "Hak Dini Kuran Dili" tefsiri ile "Sahîh-i Buhari", Ablamlardaki Marifetname ile teyzemlerdeki Tahirü'l-Mevlevi'ye ait enfes "Şerh-i Mesnevi" bunlara örnekti. 

Arapça öğrenmeye üniversite yıllarında başladığımda hocam "Durus Kitabı deyiver" diyerek beni Arapça Kitapevi'ne yollamıştı. Gittiğimde elime sarı şamua kağıdına fotokopi olarak basılı sarı ciltli olarak üç cilt kitap verdiler. Arapça namına tek kaynağım buydu. Ne ders notları, ne alıştırma soruları, ne Fatih Dersiamlarından falanca hocanın online video dersleri, ne İLİTAM'ın dersleri, ne Kanada Toronto'daki dersler, ne de Tekelleme Yetekellemu hocanın dersleri, bunların hiçbiri yoktu. Hoca anlatmazsa bir arpa boyu ilerleyemeyeceğin tek bir kitabın vardı ve onun da yazıları silik silikti. O kitabı kaybettim hâlâ arıyorum ve o cildi gözümün önünde, hatırladıkça gözlerim yaşarıyor, burnumun direkleri sızlıyor. 

Kaynağın Çokluğu


Bugüne geldiğimizde, her şeyin online CRACK'i ile birlikte, bir PDF hali, bir videosu var. Her şeyi nasıl yapacağınızı öğreten kaynaklar var. Eskiden bir yörede kravat nasıl bağlanıyorsa, herkes o stilde bağlardı. Şimdi online olarak dünyanın sayılı Adab-ı Muaşeret hocaları half-windsor ve double-windsor kravat bağlama yöntemleriyle Anadolu'nun en ücra köşesindeki ortaokul öğrencisine nasıl kravat bağlanacağını öğretiyor. 

Marifetname okumak için eskiden Ablamlara gitmesi gereken ben, bugün küçücük bir flaş belleğin içine beşer belleğinin alamayacağı kadar çok bilgiyi sığdırabiliyorum. 

Eskiden kütüphanelerde tozlanan ve kimsenin okumadığı kitapların yerini, şimdi flaş belleklerde tozlanan ciltlerce kitap aldı. 

Arapça öğrenmeye bir kişi A kitabıyla başlıyor, sonra B'ye sonra C'ye... Ardından Z'ye kadar çok çeşitli kitaplar ve online derslerle devam ediyor. Ama hep başlıyor. Ortalamak bile fırsat olmuyor çoğu zaman. 

Kişisel olarak açık parantez bırakmayı sevmeyen bir insanım. Eğer bir işe başladıysam onu şöyle ya da böyle bir şekilde bitirmeliyim. Bu benim hayat prensibim oldu. Elektrik-Elektronik Mühendisliği eğitimini 11 yılda bitirdim, ama bitirdim. Sebeplerine girmeyeceğim, başka bir yazıda anlatırım. 

Bu nedenle elden ele dolaşan ve bir nevi şan göstergesi olarak, emek hırsızlığı filan hiçe sayılarak dağıtılan ve tam istifade edilmeden kıyıda köşede yer işgal eden ciltlerce dokümanın acı akıbeti beni derinden üzüyor. 

İnsan psikolojisi, bir kitabı, okumasa bile her an elinin altında tutmayı rahatlatıcı buluyor. "Şu 100 saatlik dersi flaşıma atarak işe başlayalım bakalım, arkası gelir..." Arkası gelmiyor. Hele de "Kardeşim Ahmet, sana Arapça ve İslami ilimler arşivimi atayım..." dendiğinde onlar oraya bir yere atılıyor. 

Kaynak bolluğu içinde yüzüyor ve kaynağa nüfuz edemiyoruz. Babamın, annemin ablalarımın ve ağabeyimin okuduğu aynı mushafla ben de Kuran'a geçtim. Biraz büyükçe bir mushaftı ve elden ele dolaşmaktan cildi dağıldığı için 3 kere ciltlendi. Şimdi evlerimizde sayısız mushaf var, gül kokulusundan, bilgisayar hatlısına kadar... Çoğu yıllarca durup bir hatim görmüyor. 

Bilgisayar ekranlarından PDF'lerden okuduğumuz kitaplarla aslında kitap değil, tabela okuyoruz ve üstüne gözyaşı damlamadığı için midir nedir, tabelalardan aldığımız feyiz kadar feyiz alıyoruz. 

Bu söylediğim teknoloji düşmanlığı değil, aksine bu kaynakların bolluğundan da şikayetçi değilim. Ben çok hazırcı ve emekten kaçan bu anlayışın halen devam ettiğini vurgulamak istiyorum. Hasan Abi'nin arşivlediği ve lütfedip ağa kesesinden mal bağışlar gibi müslüman kardeşleriyle paylaştığı yüzlerce ciltlik kitap, program ve videonun, bazı insanların gecelerini ve gündüzlerini, gözlerinin ferini aldığını, buna mukabil emeksiz lütufların, lütufsuz emeklerle taçlandığını anlatmaya çalışıyorum. 




19 Aralık 2015 Cumartesi

PAYPAL üzerinden nasıl bağış gönderebilirim?

PAYPAL dünyaca tanınan ve son derece güvenli bir para gönderme ve alışveriş yapma platformudur. Kendi Paypal hesabınıza para koyarak online alışveriş yapabilir, ya da para göndermeyi en güvenilir yoldan gerçekleştirebilirsiniz. 

Sorulan sorular üzerine bunu nasıl yapabileceğinizi anlatmak istedim: 

Tek yapmanız gereken sitemizdeki DURUS sayfasındaki "BAĞIŞ" butonuna tıklamak. Tıkladığınızda bizim tekellum@gmail.com adresimizi orada görecek ve bağış tutarını girebileceksiniz. 
"Bağış" butonuna tıkladığınızda açılan bağış sayfası. PayPal hesabınız varsa sağ alttan giriş yapın, yoksa sol alttaki kredi kartı ya da banka kartı seçeneklerini kullanın. Son derece güvenli bir sistemdir, kaygınız olmasın.

Paypal hesabınız varsa, zaten ne yapacağınızı biliyorsunuz. Sağ alt köşedeki "PayPal'a giriş yapın" bölmesinden devam edeceksiniz. 

PayPal hesabınız yoksa sol alt köşedeki "PayPal hesabınız yok mu?"  kısmından, Kredi kartı ya da banka kartı hesabınızı kullanarak da para aktarımı yapabilirsiniz. 

Yapacağınız yardımlar derslerimizin daha güzel ve kapsamlı olmasına yardım edecektir, hiç kuşkunuz olmasın.

Sevgiler.

5 Aralık 2015 Cumartesi

Mezunlar Güncesi

kaynak:http://media.dunyabulteni.net/
Blogumuzun Sevgili Takipçileri,

Durûsu'l-Luğati'l-Arabiyye kitabı ile çok uzun zaman önce başladığımız heyecanlı Arapça yolculuğuna, geçmişte yaşanan nice aksamalara rağmen tüm hızımızla devam ediyoruz. Şu an 3. ciltle devam etmekte olan serüvenimizde, birçok arkadaşımız, online bir dersi dinlemenin zorluğuna rağmen 1. ve 2. ciltleri bizlerle birlikte bitirdiler. Bu çok önemli, çünkü ekstra bir çaba ve disiplin gerektiriyor.

Bu ciltleri bitirirken çok yoğun çabalar gösterdiler. Mesailerine, ailelerine dünyevi meşgalelerine ara verip, çalışıp didindiler. Eminim her birisinin kendisine has çok güzel hikayeleri vardır. Bu hikayeleri duyurup, derslere başlamak ya da devam etmek için motivasyon arayan, çalışma yöntemleri ile ilgili kafası karışık nice kişilere ışık tutması için, bir "mezunlar güncesi" çalışması başlatıyoruz.  

Henüz 4 kitabı da birden bitiren olmadığı için, 1. ve 2. ciltleri bizim videolarımızla bitirmiş arkadaşların izlenimlerini, yaşadıkları zorlukları, duydukları heyecanları, nasıl ve nerede, ne şekilde çalıştıklarını, çalışmalarının ne gibi somut sonuçları olduğunu, varsa konu ile ilgili anılarını, tahkiye usulüyle yazmalarını bekliyoruz. Yalnızca 1. cildi bitirenler onu, 1 ve 2'yi bitirenler de her birisi için spesifik anılarını yazsınlar. Görsel olarak zenginleştirilmiş metinler, tercihimizdir. 

Yazılarınızı : tekellum@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Yazıların içinden en iyi seçilen yazının sahibine DUA edilecektir. 

Yazılarınızı heyecanla bekliyoruz. 

4 Aralık 2015 Cuma

Vâhid ve Ehad Arasındaki Fark Nedir? (واحد - أحد)


Vâhid ve Ehad kelimeleri arasındaki anlam karmaşası, herhalde Ehad kelimesinin hiç alışılmadık bir şekilde Kur'an-ı Kerîm'de İhlas Suresi'nin başında geçmesi ile başlamıştır.  Bu kelimeler ile ilgili düşünce yoğunlaşması, ulemânın bu iki kelime üzerinde çokça mesai harcamasına neden olmuştur. Bu konuda ulemânın her biri ayrı zekâ ve firaset örneği açıklamalarına değinmeyeceğim. Merak edenler, Elmalılı Hamdi Yazır'ın (rahimehu'llâh) Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde İhlas Suresi bahsinde ulemanın görüşlerine dair geniş bir yelpazede bilgiye rastlayabilirler. 

Ehad kelimesi de köken olarak Vahd/Vahade'den gelmektedir. Vâhid, ism-i fâ'il, ehad ise sıfat-ı müşebbehedir denilmiştir.  Ancak Kur'ân-ı Kerim'de Ehad ismi Allah'a yalnızca bir kere, o da İhlas Suresi'nin başında isnad edilmiş (İhlas Suresi'nin sonundaki Ehad da Allah değildir, Allah dışındaki tüm varlıklar, yani mahluklardır.), Vâhid ifadesi ise 19 kez Allah'a isnâd edilmiştir. 

Arap Lugatı'nda Vâhid ve Ehad kelimelerinin kullanımına İhlas Suresi istisnası dışında bakıldığında şu özellikler göze çarpar: 

* Ehad kelimesi özellikle olumsuz cümlelerde kullanılır. Vâhid kelimesi de münhasıran olumlu cümlelerde yer alır:

ليس احد موجودا في المسجد dediğimizde mescidde kimsenin olmadığını anlarız. Yani mescid boştur.
ليس واحد موجودا في المسجد dediğimizde ise mescidde bir kişi olmadığını anlarız. Hiçkimse de olmayabilir, birden fazla kişi de olabilir. Ancak bir kişi yoktur. Yani ehad ifadesinin dışlayıcı, kapsamdan çıkarıcı hususiyeti burada görünüyor. Bunu aklımızda tutalım. 

* Ehad kelimesinin olumlu bir cümlede kullanılmasına, Ehad kelimesinin muzâf olduğu durumlarda rastlarız: 

أحد الطلاب deyince ehad ifadesi öğrencilere muzâf olmuştur. Bu durumda ifade "öğrencilerden biri" demektir. Bir grup öğrenciden birini kastederek kullanılınca bu ifade, birden zihin gözümüz bütün öğrencileri dışlayarak bu Biri'ne yönelir. Yani Ehad ile o bir tek öğrenciyi diğerlerinden ayırmış oluruz. İstersek bu kelimeyi zamire de izâfe edebiliriz, mesela أحدهم desek "Onlardan biri" olacaktır ki yine bir ayrıştırma söz konusudur. Bu nedenle gayrımüslim, özellikle de  Hıristiyan Arap dilbilimciler bu hususu kendilerine göre yontarak, ayetteki Ehad'ın, kendisinden sonra gelen ve ne olduğu bilindiği için hazfedilmiş (yani atılmış) bir muzâfun ileyh'ten dolayı bu formda geldiğini hep söyleyegelmişlerdir. Buradan yola çıkarak, hâşâ, "Allah onlardan birisidir." anlamını yüklemiş, onlarla kastın da diğer ilahlar olduğunu söylemişlerdir. Sonraki ayetler başta olmak üzere bütün ayet ve hadisler bu hususa ihtimal dahi vermeyecek kadar açıktır. 

Kur'ân-ı Kerim'de her bir sûrede, her bir ayette, belki de bütün Kur'ânı içine alan nüveler bulunur. Bakara Suresi gibi uzun surelerde tahkiye edilen hususlar dahi kelimece daha az olan Kurân metinlerinde icmalen, işareten, remzen bulunabilir. Kısa surelerin bu açıdan anlamca yoğun sureler olduğunu söyleyebiliriz. İhlas Suresi de böyle anlamca yoğun, anlamak için üzerinde belki de daha çok kafa yorulması gereken sûrelerden biri. Kelimenin özellikle İhlas Suresi'nin başındaki anlamını kavramamızda, hem İhlas Suresi'nin devamındaki ayetler hem de Kur'an-ı Kerim'deki birçok ayet bize yardımcı olur. Ayrıca Nebevî Hadisler de bu kapsamda aksine ihtimal verilmeyecek derecede sarih bir şekilde aynı manayı terennüm ederler.

Sûrenin esbâb-ı nuzulüne (yani iniş sebebine) bakıldığında, çok ihtilaf vardır. Sûrenin Mekke'de indiğine dair de, Medine'de indiğine dair de çok rivayet vardır. Hususan iman meseleleri ile ilgili ayetlerin genelde Mekke'de inmiş olması, Mekkî görüşünü kuvvetlendirse de, bütün rivayetlere bütüncül bir nazarla bakıldığında, en azından bende, Medine'de nazil olduğuna dair görüş baskın çıkmaktadır. Hususan "de ki.." diye başlayan ayetler, bir suale ya da yoruma cevap olmak üzere gelmiş kabul edilir. Yorumun ya da sorunun ne olduğuna dair yine ihtilaf vardır. Bazı rivayetlere göre neseb, soy kütüğü saymaya çok hevesli olan ve birbirlerini tanıtırken mutlaka bu soy ağacı üzerinden tanıtan Arap müşrikler, edepsizce bir tavır takınarak, hâşâ, "Allah'ın nesebi"ni sormuşlardır. Sure bu sual üzerine nazil olmuştur. Allah'ın "doğurmamış ve doğurulmamış" olduğu ifadesi de bu nedenle ayette yer almaktadır.

Medine'de nazil olduğuna vurgu yapan rivayetlerde de Hıristiyan ya da Yahudiler'den bir grubun bu soruyu sorduğu söylenir ki, bu cemaatlerle hususan Medine döneminde daha çok diyalog gerçekleşmiştir. Rivayetlerin bazılarında ise bazı Yahudi alimlerinin bu soruyu sorduğu vardır ki Abdullah b. Selam da bunlardan biridir. Doğrusunu Allahü Te'âlâ bilir. Allah'a oğul isnad eden Hıristiyanlar ve Yahudilere de hitaben gelmiş olabilir.

Ne şekilde inmiş olursa olsun Sûre, insanların zihninde var olan Allah tasavvurunu tadil maksadı taşımaktadır. Ehad ifadesini barındıran ilk ayet, zihinlerde var olan bütün yaratıcı tasavvurlarını silecek, yerine gerçek Allah tasavvurunu yerleştirecek bir çarpıcılıkta nazil olmuştur. Sınırlı olan insan zihninin hayalden geçirdiği hiçbir şey Allah'ın zâtı değildir. Zira muhât olan muhît olanı ihâta edemez. İhata edilmeyen bir şeyin de künhüne erilemez. Marifet diye ortaya konulan şey de bir ölçüde zaten "anlayamacağını anlamak"tır.

Kur'ân-ı Kerim'in genel üslubundaki harikuladeliği gören ve standart bir metne benzerliği olmayan ve insanı gerçekten hayretlere düşüren üslubunu görmüş olan biri bu ayetleri yadırgamayacaktır. Âl-i İmran suresinin hemen başında bahsi geçen "kalplerinde eğrilik olanlar" müstesnâ... Onlara da telakkilerini düzeltmeleri için sonraki ayetler imdad etmektedir.

Ulemâmız genelde buradaki gramer zorluğunu insanlara tanıtma ve gramer üzerinden gitme yolundan ziyade, diğer ayet ve hadislerin ışığında ne anlaşılması gerekiyorsa ayete o ma'nâları vermişlerdir.

Bu hususta çok sınırlı ilmimle söyleyeceklerim bu kadar. Böyle derin bir meselede sözlerimin hatâdan vâreste olmaları düşünülemez.

Allah'ım sen kendini nasıl biliyorsan öylesin. Kendini nasıl senâ ediyorsan öylesin. Bizim bilmelerimiz bilmek değil, kusurlarımızı bağışla, âmin!


1 Aralık 2015 Salı

Harf-i cerr ile isim arasına işaret zamiri gelirse, ismin sonu yine kesra olur mu?

Soru: Harfi cer'lerin kendisinden sonra gelen isimleri cer ettiklerini öğrendik. Peki harf-i cer ile isim arasına işaret zamiri gelirse , ismin sonu yine kesra olur mu? Misal, cümle içindeki 'şu evin içinde' ifadesi , ...fi zalike'l beyti mi, beytu mu olur?


Cevap: Harf-i cerr ile ism-i mecrûr arasına işaret zamiri gelirse ne olur diye sormuşsunuz. İşaret zamirleri (ism-i işaretler) de birer isimdir. Dolayısıyla harf-i cerler bu isimlerin başlarına gelince onları cerreder. Ancak işaret isimleri çoğunlukla mebnidir. Yani değişiklikleri üzerlerinde göstermezler. Böyle olduğu durumlarda bu ism-i işarete "mahallen mecrur" denilir. Yani mecrur olması gereken bir yerde bulunuyor ama mebni olduğu için bu değişikliği bünyesinde gösterememiş. "Fî zâlike'l-beyti" ifadesinde "beyt" kelimesi "bedel" dir. Zalike'nin bedelidir. Bedel, kendisine bedel olduğu kelimeye her açıdan uyum sağlar. Zalike göstermese de fî sayesinde mahallen mecrur olmuştur. Dolayısıyla beyt kelimesi de zâlike'ye uyum sağlayarak mecrur olur. Yani beyti mecrur eden FÎ değil, ZÂLİKE'dir.